Miro - Étoile Bleue

“Vay be iki fırça darbesi 37 milyon dolar etmiş, manyak bu insanlar” dan daha fazla şeyler söylemek istedim Picasso’nun kankisi (abartıyor olabilirim) Miro ile ilgili.

Gazete okuyanlar haberi görmüştür. Mavi zeminde, 3-4 fırça darbesi ile yapılmış, ilk baktığınızda “Paintte mi çiziktirmişler la bunu?” dediğiniz bir resim. Bu tablo 1927 yılında sürrealist ressam Joan Miro tarafından yapılmış ve daha yeni bir müzayedede, açık arttırmaya telefonla katılan biri tarafından 37 milyon dolara satın alınmış.

Şimdi ben bunu neden bloguma yazdım?

Haberle ilgili yukarıda da yazdığım “Paintte mi çiziktirmişler la bunu?” yorumuyla bırakmak istemedim. Bari dedim, benim gibi merak eden varsa kimmiş bu Miro diyenler, onlara bilgi olsun. Sürrealizmi severim, insanda bıraktığı etkiyi, şapşallığı da. Ama baktığımda bana;

“mavi ve aydınlık bir gecede, sevdiği kadın pembeler içinde bir göz yaşı olarak gözlerinden süzülen bir adamın, küçük emrah kaşlı bakışlarıyla mavi bir yıldızı izlerkenki portresinden”

daha fazla şey düşündürmeyen -aslında baya şey düşündürmüş- bir portreye klasik bir Türk olarak “bu ne la?” diyebildim. İlk boş vaktimde tuval, yağlı boya, fırça alıcam, kafama göre sürrealist takılıcam. Bakarsınız torunlarımın torunlarının torunlarına maddi bi katkım falan olur da bi fatiha okurlar.

Tamam, bugünlük bu kadar saçmalamak yeter.

Laf aramızda tabloyu baya iyi mi okudum ne? -kendimce-

kimsenin yapmak istemeyeceği birkaç telefon görüşmesini üst üste yapmıştım.

sonuncusunu bitirmek üzere telefonu kapattığımda klimayı açtım.

fena bir sıcak vardı ve stresin verdiği berbat alev tüm ortamı sarmışken kapıdan yaşlı bi kadın girdi.

kanser hastası olduğunu düşünmemi sağlayan bir bandana takmıştı.

gözünde de gözlerini görebileceğim seviyede bir degradeye sahip kahverengi bir rayban.

dikkatli bakınca kanser olmadığını bandanasından dışarı fırlayan beyaz saçlarından anladım.

hava sıcaktı, ortam serindi. kadın bu fırsatı kaçırmadı, oturdu.

istediği ürünleri verdim, parasını aldım, fişini kesmedim.

fiş düşünecek halde değildim.

bir an önce gitmesini, beni yalnız bırakmasını istiyordum çünkü biliyordumki bu yaştaki kadınlar/adamlar genç ve o an oturan bir insan gördüklerinde sadece sohbet ederler.

ama bugün iyi ve ahlaklı genç havamda değildim.

üstelik can sıkıntımı biraz hafifletsin diye açtığım magnolia’nın tam ortasındaydım. niye oturmuştu bu kadın?!

kadın havanın çok sıcak olduğundan girdi konuya.

“yaa evet..” cevabı aldı benden yalnızca.

“ben aslında sokağın ilerisindeki dükkandan alışveriş yapıyorum, ama orası kapalıydı kızım” dedikten sonra bile benden sadece belli belirsiz boş bir gülümseme alabildi, ve suskunluk.

bir müddet sustu. gülümsemeye çalışarak devam etti; “karşıdaki hırdavatçı gösterdi sizi, sağolsun..”

sustum. kadın da sustu.

dışarıdan bakan birine göre 3 saniye bana göre 1 saatlik bir bakışmanın ardından “bekar mısın kızım?” sorusu geldi.

“sanane” dedim. kadın cevabımı “evet, teyzecim” olarak duymuş olabilir.

“ah.. öyle mi, hayret.” diye gülümsedi.

sustum. ortamımızda uçuk, saçma, dramatik bir suskunluk vardı.

kadın sohbet etmek istedikçe ben ortamdan buharlaştım.

kadının sohbet ihtiyacı arttıkça ben içimden yalvavarak çığlıklar attım “git git git lütfen defol git”

“ben de bi arka sokakta oturuyorum kızım, komşuyuz”

“banane” dedim ama sanırım bu sefer de “yaa öyle mi he he..” diye duydu cümlemi.

“eşimi kaybettim şubatta” dedi.

heeerre we goo…….. dedim, ne de olsa daha yeni bir amerikan filminin yarısını izlemiştim. güçlü ve heyecan dolu bir here we go değildi bu. mıymıy, tonu “go” ya ilerlerken isteksizce düşen bir “here we go” oldu daha çok.

“biz..” dedi kadın.

“biz onunla hiç ayrı kalmamıştık. her an beraberdik. tatillerimizde, hafta sonları, akşamları, market alışverişine giderken.. şimdi ise yalnızım. o dediğim iki katlı ev benim, ve ben o evde yalnızım kızım biliyor musun? tabi kızım ve oğlum var ama onların da çocukları var. sağolsunlar beni bir müddet yanlarına aldılar, ama artık evde olmam lazım..”

“başınız sağolsun” dedim.

“evde onun eşyalarına rastlıyorum bazen, sanki geri gelecekmiş gibi hissediyorum” dedi. sanırım o arada gözleri dolmuştu, kahverengi degradeli rayban’lerinden görebildiğim kadarıyla durumu buydu.

“zor..” diyebildim.

kadın benimle uzun uzun konuşmak istiyordu, bunu anlamıştım elbette, anlamamazlığa vurmak istesem de.

tam olarak neler dediğini hatırlamadığım başka cümleler de kurdu. ben o sırada başımı onaylar gibi hafifçe sallıyordum ve camdan dışarı bakıyordum.

hiç bu kadar terbiyesiz olduğumu hatırlamıyorum.

“beni dinlediğin için çok teşekkür ederim” dedi.

“Allah yardımcınız olsun” dedim.

kadın öyle bir “senin de..” dediki sanki yaşantımda ne var ne yok biliyor gibiydi.

magnolia denen absürd ama bi o kadar fena bir amerikan draması izliyordum.

korkunç ve çok zor telefon görüşmeleri yapıyordum.

kocası yeni ölmüş kadınlar, karısı yeni ölmüş adamlar benimle sohbet etmek, o sıcak gülümsememi, ilgili bakışlarımı defalarca görmek istiyorlardı.

ben bu arada amerikan dramları izlerken, dramatik telefon görüşmeleri yapıyordum.

kimseyi dinleyecek, kimseye sıcacık gülümseyecek halim yoktu.

birilerinin birileri ölüyordu ama ben bugün iyi ve ahlaklı genç havamda değildim.

 

(…) Ona St. Wolfgang’dan yazarım, bir mesafe koymuş olurum, on gün süreyle düşünür, sonra yazarım, fazladan tek söz harcamaksızın. Doğru sözcükleri bulacağım, sözcüklerin kara büyüsünü unutacağım. Ivan’a, onun önündeki her zamanki safdilliğimle yazacağım. Tıpkı bizim memleketteki köylü kızlarının sevgililerine yazdıkları gibi, tıpkı kraliçelerin, hiç sıkılganlık duymaksızın, seçtikleri erkeğe yazdıkları gibi. Tıpkı affedilmelerinin olanaksızlığını bilen mahkumlar gibi, bir af dilekçesi yazacağım.

m. – i.b.

ÜŞENMEYİN, OKUYUN

Şimdi okuyacağınız yazıdaki birkaç bilginin ne yazıkki artık herkesin mutlaka 1 adet de olsa kredi kartı kullanması, açık hesabı olması yahut ufak da olsa kredi kullanmış olması sebebiyle önemli olduğunu, mühim örnekler içerdiğini belirtmek isterim. Ne kadar çok insan görürse o kadar iyi. Bilgi alınan banka ve banka müdürünü açıklamayacağım zira kimseyi ekmeğinden etmek istemem.

Geçenlerde çektiği bir krediden kalan 1 liralık borcunun yıllar sonra 28 bin lira olarak banka tarafından istendiğine dair bir adamın dram haberlerini görmüşsünüzdür. (şu linkten de bakabilirsiniz: tıklayın ) Burda öğrendiğimiz konu şu; bankadan kredi kullandığımızda ve bu kredi bittiğinde (yada bittiğini sandığımızda) çektiğimiz krediye dair herhangi bir borcumuz kalmadığına dair bir yazı almamız gerektiği. Ama hemen peşinen cevap vereyim, bankalar bunu vermek istemiyor. Bunu ben bizzat yaşadım.

Olay 1

Yine banka adı vermeyeceğim, A bankası diyelim. Çektiğimiz 15 bin liralık kredinin son taksidini ödeyip bitirdiğimizde bankadan, artık onlara herhangi bir borcumun kalmadığına dair yazı istediğimde bana, elimdeki makbuzların hepsinin (özellikle sonuncusunun) artık bir borcum kalmadığına dair yeterli bir yazı olduğunu söylediler. Ben ısrar ettim ama aldığım cevap “Biz böyle bir yazı vermiyoruz Leyla hanım, dediğimiz gibi elinizdeki makbuzları saklamanız yeterli.” oldu.

Olay 2

Şirketimize ait kredi kartlarının bulunduğu G bankasına bu kartları kapatmak istediğimizi söyledik. Bize nakit olarak tek seferde mi yoksa yapılandırıp taksitle mi kapatacağımız sorulduğunda yapılandırın dedik. Elimize verdikleri ödeme planında 4-5 taksit ödedikten sonra faiz hesaplamasında bir yanlışlık yaptıklarını, tekrar bir ödeme planı yapacaklarını söylediler ve bunu yaptırdık, elimize yeni ödeme planını aldık ve ödemeye devam ettik. Bu şekilde aynı bankadan yapılandırdığımız 3 kart vardı ve birinin 2, diğerlerinin 1’er taksidi kalmıştı ve ödemeye gittiğimde “borcunuz var gibi de gözüküyor ama yok gibi de gözüküyor” gibi, bir bankadan duyabileceğimiz en abuk cevabı aldık. Ödeyecek miydik, ödemeyecek miydik? Ödemedik, ödemeyin dediler. Tabiki araştırılmasını istedik, size dönücez dediler, 1 yıldır geri dönen yok. Tabii biz boş bırakmamaya çalışıyorduk çünkü bize pahalıya patlayabilirdi. “Herhalde borcumuz yok ki ne genel merkezden ne de kendi bankamızdan arayan yok” diye düşünüyorduk, rahatlığımız ordan… Ama banka kesin bir ifadeyle borcunuz yok demediği gibi bize bunu belirten bir yazı da vermiyordu. Ta ki ben şimdi anlatacağım 3. olayı yaşayana kadar onları sıkıştırmamıştık.

Olay 3

Çalıştığımız bir bankanın müdürüyle bir durumu konuşmak üzere konuşmaya gittik. İlk defa tanışmıştık ama bizim memleketten olduğundan muhabbet biraz samimi ilerledi. Açılan sohbetin neticesinde bankaların kelimenin tam anlamıyla resmi tefeci gibi çalıştıklarını şöyle öğrendik. Onun ağzından cümleleri yazacağım;

“Daha yeni yaşadığımız bir olay. Kredi kartından kullanılan kredinin kalan son 50 liralık borcundan (bu kalan borç da olabilir gecikmelerden dolayı kalmış faiz de) dolayı bir müşterimizden 12 bin lira tahsilat yaptık dava yoluyla. Olay da şu; adam varlıklı biri, Almanya’da yaşıyor. Bankalarla ilgili hiç işi olmamış hep nakit çalışmış. Öyle ki merkezden baktığımızda adamın kredi-kredi kartıyla ilgili hiçbir geçmişine ulaşamıyoruz, çünkü kayda değer bir geçmişi yok. Bir gün bir araç filosu işine gireyim bari diye karar veriyor ve bir miktar kredi çekmek için başvuruyor. Ama olumsuz yanıt veriyoruz çünkü adamın kayda değer bir KK geçmişi olmadığı gibi (mal varlığı, işi gücünü hesap ettiğimizde şaşırdığımız bir durumdu) olan ufak bir bilgi de olumsuzdu. Meğer yıllar evvel Türkiye’deki oğlu kullansın diye çıkarttığı kredi kartından, oğlu kredi kullanmış ve bundan ufak bir borç kalmış. Yıllarca oğlu da kendi de aranmamış. Biz bankalar şunu yaparız. Ufak tefek kalan borçların peşine düşmeyiz. Bu dosyaları biriktiririz, misal 2 trilyonluk bir dosya biriktiğinde bu dosyaları BAZI avukatlık bürolarına satarız. Sattığımızda da iyi kâr ederiz ve kendimiz bu ufak paraların peşine düşmemiş ve sattığımız meblağdan da iyi kâr elde etmiş oluruz. Tabiki bu avukatlar/hukuk büroları tamamen kanuni yoldan yıllarca beklemiş bu borçlardan misliyle para kazanırlar.”

Yani okuduysanız gördüğünüz gibi tamamen kanuni yoldan bilinçli bir şekilde ufacık borçlardan çılgın paralar kazanılıyor. Bankadan, bankanın merkezinden, müşteri hizmetlerinden neden aran mıyorum? Neden adresime borcum kaldığına dair yazı gelmiyor? Demekki borcum kalmamış diye düşünmeyin SAKIN.

Banka müdürü defalarca şunu dedi; “Bankalardan kullandığınız krediler bittiğinde, kredi kartınızı artık kullanmayacağınız için kapattırdığınızda, vergi dairelerindeki borçlarınızı kapattığınızda mutlaka ama mutlaka YAZILI BİR İBRANAME isteyin. Benim memurum hata yapabilir, vergi dairesi memuru hata yapabilir (bunu biz de yaşadık, anlatan banka müdürü de yaşamış) ama yazılı kağıtlar her zaman sizin kazık yemeyeceğinizin, birilerinin kanunen de olsa sırtınızdan milyarlar kazanamayacağının garantisidir. Bankalar size bu ibranameyi vermeye yanaşmazlar, yok öyle bir yazı verme durumumuz vs. diyebilirler, diretin! Bu yazıyı isterseniz vermek zorundalar, zorundayız.”

Bunları diyen Türkiye Cumhuriyeti bankalarından birinin müdürü.

Biz son 4-5 yılda kredi kullandığımız bankalardan başka borcumuz kalmadığına dair yazılar almak için başvurduk bile… Siz de bunu yapın derim. Örnek olarak yukarıda verdiğim haberin çıktısını falan alın gidin. Sıkıyorsa vermesinler.

Dün gece bu twiti gördüm timeline’ımda. Attı tepem haliyle.. Yaşadık bunu hep.

Samimi olucam, bir lisans bölümüne yerleşebilseydim ÖSS’ye girme sürecim olan 2-3 denemede (bizim zamanımızda ÖSS idi adı) gidip okuyacaktım, başımı da okulda açacaktım. Kara kara düşünürdüm ama “Bunu nasıl yapacağım ben?”

Dualarım ise hep “Allahım yerleşeyim istediğim bir yere ama başımı açacaksam istemiyorum, hayırlısını ver nolur..” şeklindeydi. Pazarlıklı bir dua evet. Sanki başımı açmayacaksam hayırlısı değil de istediğim neyse onu istiyorum der gibi, farkındayım.

Tuhaf olan iyi puanlar almama rağmen bir türlü yerleşememek. E tabi serde biraz inat da var, puanlar rahat rahat yettiği halde burun kıvırıldığı için birçoklarının havada taklalarla girdiği fakülteleri tercih bile etmedim.. Nasip dedim, zaten her geçen yıl “baş açma eylemi” nin güçlüğünün ağırlığı ile birlikte o dönemde Türkiye’de çok yeni olan uzaktan eğitimle Bilgi Yönetimi okudum. Dönemin yarısına geldiğimizde proje-ödev-ekip ödevlerimizin akışını kontrol ettiğimiz bölümün web sitesinde, kayıtta verdiğimiz, pek tabiiki başı açık fotoğraflarımız tanıtım amaçlı yayınlanınca neye uğradığımızı şaşırmıştık. Ödevleri beraber yaptığımız, internet ortamından da olsa fikir alışverişinde bulunduğumuz, projelerde birbirimize destek olduğumuz erkek arkadaşlar başörtülü olduğumuzu biliyorlardı ve dönem yarısında o fotoğraflarla nasıl utandığımızı da biz biliyoruz… Öyle böyle önlisans bitti..

Geçen sene ise artık tamamen kalktı başörtüsü sorunu. Ee yaş 27 olmuştu bu arada tabi.. Ne oldu bu süreçte? Sadece örtülü okumak sorun değildi, örtülü çalışmak da sorundu. Hele de sizin gibi yaşayıp düşündüğünü bildiğiniz insanlar ticari kaygılarıyla sizleri örtünüzle işe almayınca, devlete kapak atamayınca, tamamen vasfınız dışında çalışmak zorunda kalabiliyorsunuz, başıma gelen de bu oldu.

2006 yılında çalışmaya başladım. Nasıl çalıştığım, nerde çalıştığım, ne şartlarla neden çalıştığım bende kalsın. Söyleyebileceğim şey; bir cam odanın içinde oturuyorum. Tüm çalışma hayatım orda. Dışarda olan biten her şeyi görüyorum, duyuyorum, fikir yürütebiliyorum, desteklemeye çalışıyorum, paylaşmaya çalışıyorum ama yaşayamıyorum. Hayat bazen böyle işte. Sizi olduğunuz yere çakabiliyor. Daha kötü şeylerle sınanmayalım inşallah.

Bilgi Yönetimi’nde beraber okuduğum arkadaşım DGS’ye girdi geçen yıl ve İstanbul Üniversitesi’ni kazandı, ondaki mantık da bir çok başörtülüdeki gibiydi. Sorun kalktı, haydi okula! Benim de aklıma o girdi, bir de yine İTÜ’de mimarlık okuyan dikey geçiş sınavıyla yerleşmiş başka bir arkadaşım.

1-2 ay düzenli çalıştım. Sözelde bir sıkıntı yok zaten 80’de 75 en az. Ama sonra bazı sıkıntılar yaşadım, zaten zor ve fazla sıkıntılı bir iş hayatı, yıllardır açılmamış kitaplar sayesinde unutulan sayısal konular. Sorumluluklar, kafa doluluğu. Düşünün; 10 yıllık bir aradan sonra elinize test kitabı alıyorsunuz. Allah bunu yaşamak zorunda bırakanlardan hesabını soracaktır inşallah! Neyse ben 5-6 ay resmen salladım ders çalışmayı. Şimdi 1 aydır tekrar başladım ve sınav 15 temmuzda. 3 gün önce ÖSYM bu yılın DGS kılavuzunu yayınladı. Zaten 3-4 gibi komik kontenjanlara sahip olan DGS kontenjanları 1’e düşürüldü. Birçok üniversite birçok bölümde DGS kontenjanı açmadı. Önceki yıllara nazaran 2012 DGS’de kontenjanlar % 70 oranında düştü. Bir bütün yıl normal kontenjanlar ve kurallara göre hazırlanan bizler dumura uğradık.. Açıkçası tüm hevesim yerle bir oldu.

DGS zor bir sınav değil. Ama tabiki giren o binlerce insana da zor değil, sırf bana zor olmama durumu yok. En çok neti kim yaparsa ve önlisans diplomasında kimin diploma notu yüksekse o kişi 1-2 kişilik kontenjanlarda yerini alıyor. Bu demektirki ne kadar çok net yaparsan o kadar iyi. Benim durumumda da bu 80 sayısalda 65-70 net, 80 sözelde 75-80 net. Rakibiniz çok, kontenjanınız yok. Öne geçmenizi sağlayacak iki şey var. Çok hızlı soru çözmek ve bu soruları doğru çözmek. Bu da çok fazla soru görmüş olmanız gerekiyor demek. Bu da 8-10 ay boyunca günde 200 soru çözmeniz demek. Bu da ortalama 50.000 soru demek. Artık bu noktadan sonra da kazanılmazsa, şu yaptığım bir kafede 4 arkadaşın çay içerken o kafenin ne kadar kazandığının hesabını yapmasından farklı bir hesap olmaz.

Ben 28 yaşındayım. Bir üniversitede lisansımı tamamlamak istediğimde en kötü ihtimalle (hazırlığı da düşünürsek) 31-32 yaşında mezun olacağım. Açıkça bir ifadeyle 32 yaşında bir insanın gerçek anlamda iyi bir iş bulabilmesi için gerçek anlamda iyi ve etiketi parlak bir üniversite diplomasına sahip olması gerekiyor. Boğaziçi Üniversitesi, Bilgi Yönetimi okuyan bir öğrencinin seçebileceği 3 bölümde hep kontenjan açmıştı 3 gün öncesine kadar. Bu bölümler İşletme, MIS (Management Information Systems – Yönetim Bilişim Sistemleri) ve Bilgisayar Teknolojileri Öğretmenliği vs. gibi ismi olan bir bölüm. Ama şimdi onlardan sadece MIS bölümünü açmış ve ona da 1 kontenjan ayırmış. Düşünün, bu yıl mezun olan ve daha önce mezun olmuş Bilgi Yönetimi ve MIS yazabilecek birkaç tane daha önlisans bölümü mezunlarından yalnızca 1 kişiyi alacak Boğaziçi. Yıkıldım kaldım zira başımdaki birkaç büyük dert arasında konu bitirmeye ve oldukça fazla soru çözmelerle uğraşırken o 1 şanslı kişi olamam. 3 gündür düşünüyorum, ne yapsam diye? 1-2 aya kadar çalışma hayatıma son vereceğim zaten. 1 yılı kendime ayırmam gerek, bu kesin olan bir şeydi. Bomba misali patlayacağım yoksa.. Diyorum ki, 1 yıl boyunca ders mi çalışsam, bu yıl hiç girmesem mi sınava? Ben kendimi biliyorum, sınava girersem ve bunun tekrarını da yaşarsam (yani seneye olan) panik yaparım. Daha önce tecrübe ettim. Zaten sınav tarihi ve o zamanlarla ilgili lokasyonla ilgili de bazı özel sıkıntılarım var. Yaşadığım onca durum her şeyin üst üste gelmesi mi yoksa hepsi bir işaret durumu mu bilemedim ama karar verdim ve o sınava seneye gireceğim :/

Tabii seneye ne olacağı meçhul, belki istediğim yere yerleşemem. Ama denemezsem 10 yıl sonra karşıma çıkan bu fırsatı tepersem içimde patlayacak şeylere bir de bunu eklemiş olacağım.

Bir de gerzekçe şeyler okuyorum dikey geçişle ilgili bir forumda. Ona ayrı bi ayar olmuş haldeyim zaten. Kontenjanlar düşürülünce kafasızın biri diyorki “AKP 4+4+4 le dindar genç yetiştirmek için böyle yapıyor biiiiiiiiiip dııııııııııt hede hödö” Böyle gerizekalılık yok!

Al işte, ben dinci-dindar olarak gösterilen gençliğe bir örneğim ve senin sızlandığın konu olan üniversitede okuyamamak konusunda 10-11 senemi kaybettim. Şimdi de yaş hesabı, kariyer hesabı, pek tabiki iyi paralar kazanma hesabı yapıyorum. 1 senemi daha hayatımda tek bir şeye ayırmayı, tüm hayattan kendimi soyutlamayı düşünüyor, bunun planlarını yapıyor, nasıl olur ne olur soruları arasında boğuşmayı yaşıyorum. Ayrıca DGS ile bir lisans bölümünde okumak için çırpınanlardan önemli bir kısım ise imam hatipliler ve onlar gibi meslek lisesinde okuyanlar. Adama demezler mi “Kapa çeneni, senden önce konuşacaklar, hesap soracaklar var!” diye?

Hayırlısı artık, sınava seneye gireceğim Allah nasip ederse. Önümde iş stresi yaşamayacağım, ayaklarımı uzatıp saatlerce kitap okuyacağım, gündüz vakti çıkıp yürüyüş yapacağım, saç baş dağılmış matematik sorusu çözeceğim bir yılım var ve Allahım mümkünse lütfen bunların içine güzel sürprizler de yerleştir, lütfen.

ÖZET:

fingers dimming the lights
like you’re used to bein’ told that you’re trouble
and i spent all night stuck on the puzzle

i tried to swim to the sight
but my feet got caught in the middle
and i thought i’d seen the light
but oh no!
i was just stuck on the puzzle
stuck on the puzzle

%d blogcu bunu beğendi: